XIVKıtlık Yılında Hadd Cezasının Durdurulması: Hz. Ömer'in Fetvasında Usul Zekâsı
Hicri 18. yılda Hicaz bölgesini saran ve tarihe Âmü'r-Ramâde (Kül Yılı) olarak geçen büyük bir kıtlık yaşandı. Bu dönemde Hz. Ömer'in (r.a) hırsızlık haddini (elin kesilmesi cezasını) askıya alması, İslam hukuk tarihinin en çok tartışılan, aynı zamanda usul-i fıkhın nassı değil onun içindeki şartı doğru okumanın ne demek olduğunu en iyi gösteren örneklerinden biridir. Bu fetva, dinin bir hükmünü değiştirmek değil, o hükmün zaten var olan şer'î şartının o yıl gerçekleşip gerçekleşmediğini doğru tespit etmekti.
Bakara Suresi, 173فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
Ama kim başkasının hakkına saldırmadan ve sınırı aşmadan (harama) mecbur kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Âlimlerin Bu Fetvayı Usul Açısından Tahlili
Hicri 18. senede Hicaz'da öyle şiddetli bir kıtlık ve kuraklık yaşandı ki insanlar develeri kesip karınlarındaki yarı sindirilmiş otları yemeye, deri parçalarını kaynatıp içmeye mecbur kaldı. Hz. Ömer (r.a) bu yılda develeri kesmeyi kısıtladı, zekât develerini fakirlere dağıttı, komşu valilerden yardım istedi ve o sene hırsızlık suçu işleyenlere elin kesilmesi cezasını uygulamadı; çünkü açlığın yaygınlığı, zaruret (ıztırar) şartının o toplumda genel olarak gerçekleştiğine dair kuvvetli bir karine oluşturuyordu.
Hz. Ömer'in bu fetvası, fetvaların zaman, mekân, hâl ve niyetlerin değişmesiyle değişebileceği kaidesinin en canlı örneğidir. Dikkat edilmelidir ki Ömer, hırsızlık haddinin farz olduğunu inkâr etmedi; o, hadd cezasının şartı olan gerçek bir ihtiyaç olmaksızın başkasının malına saldırmak unsurunun, genel bir kıtlık halinde tartışmalı hale geldiğini, şüphenin (şübhe) doğduğunu tespit etti. Nitekim fıkıh kaidesi olarak yerleşen hadler şüphelerle düşer ilkesi, bizzat böylesi sahâbe uygulamalarından süzülmüştür; Ömer dini değiştirmedi, dinin kendi iç mantığını doğru yerde uyguladı.
Hz. Ömer'in bu içtihadı, İslam'ın sabit nasslarını iptal etmek değil, aksine o nassların içindeki mühim bir kaydı ciddiye almaktı: Hırsızlık haddinin şartı, hırsızın gerçek bir ihtiyacı olmaksızın başkasının malına el uzatmasıdır. Genel bir kıtlıkta insanların açlıktan ölüm noktasına geldiği bir ortamda, bir kişinin ekmek veya yiyecek çalması ile refah içindeki bir toplumda bir kişinin lüks eşya çalması aynı hukuki zeminde değerlendirilemez. Bu, dinin hükmünü değiştirmek değil, aynı hükmün farklı gerçekliklere doğru bir şekilde tatbik edilmesidir; imamların ve kadıların içtihat yetkisi tam olarak bunun içindir.
Hadler şüphelerle düşer kaidesi, hadd cezalarının şer'an son derece ağır olması sebebiyle, en ufak bir tereddüt durumunda dahi ihtiyatla hareket edilmesini emreder. Kıtlık yılında toplumun geneline sirayet eden açlık, tek tek her hırsızlık vakasında failin gerçekten ihtiyaç sebebiyle mi yoksa hırsla mı çaldığını ayırt etmeyi imkânsız kılacak bir şüphe ortamı doğurmuştur. Bu şüphe genelleştiğinde, hâkimin ihtiyatı elden bırakmaması ve cezayı ertelemesi, adaletin bizzat kendisinin bir gereğidir; keyfi bir müsamaha değildir.