KADER MESELESİNDE İNCE ÇİZGİ: ÂDEM-MÛSÂ MÜNAKAŞASI VE KADERİYYE SAPMASI
Sahîh-i Buhârî, Kader 4 (Hadis no. 6614); Sahîh-i Müslim, Kader 39 (Hadis no. 2652)عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «احْتَجَّ آدَمُ وَمُوسَى، فَقَالَ لَهُ مُوسَى: يَا آدَمُ أَنْتَ أَبُونَا خَيَّبْتَنَا وَأَخْرَجْتَنَا مِنَ الْجَنَّةِ، قَالَ لَهُ آدَمُ: يَا مُوسَى اصْطَفَاكَ اللَّهُ بِكَلَامِهِ، وَخَطَّ لَكَ بِيَدِهِ، أَتَلُومُنِي عَلَى أَمْرٍ قَدَّرَ اللَّهُ عَلَيَّ قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَنِي بِأَرْبَعِينَ سَنَةً؟ فَحَجَّ آدَمُ مُوسَى» -ثَلَاثًا-
Ebû Hureyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Âdem ile Mûsâ (aleyhimesselam) tartıştılar. Mûsâ, Âdem'e: 'Sen bizim babamızsın; bizi hüsrana uğrattın ve cennetten çıkardın' dedi. Âdem de ona: 'Sen o Mûsâ'sın ki Allah seni kelamıyla seçkin kıldı ve senin için Tevrat'ı kendi eliyle yazdı. Beni, Allah'ın daha yaratılmamdan kırk sene önce hakkımda takdir ettiği bir iş için mi kınıyorsun?' dedi. Böylece Âdem, Mûsâ'yı delille susturdu. Resûlullah bunu üç defa tekrarladı.
SELEF-İ SALİHİN VE EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNİN İNCE AYRIMI
Bu hadis, kaderle ilgili en can alıcı meseleyi çözer: Âdem (aleyhisselam) kaderi, işlediği günahı meşrulaştırmak için ileri sürmedi; zira o günahını çoktan itiraf etmiş, tövbe etmiş ve Rabbi onu affetmişti. O kaderi, başına gelen musibete (cennetten çıkarılışına) karşı bir teselli olarak zikretti. İşte kaderi delil göstermenin şeriattaki sınırı tam da buradadır: Bir musibet başına geldikten sonra kadere razı olup sabretmek övülmüştür; fakat bir günahı işlemeden önce veya işlerken 'zaten böyle yazılmıştı' diyerek onu mazur göstermek, Kadîm bir sapıklıktır. Musa dahi Âdem'i günahından dolayı değil, o günahın sonucu olan sürgünden dolayı kınamıştı; Âdem de ona kaderle cevap verdi, günahla değil.
Kaderi ihticac (delil gösterme) iki çeşittir. Birincisi, musibetler karşısında kadere sığınmaktır; bu, peygamberlerin ve salihlerin yoludur, kalbe huzur ve teslimiyet verir. İkincisi ise günah ve isyanları savunmak için kaderi öne sürmektir; bu, İblis'in ve müşriklerin yoludur. Nitekim müşrikler Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız şirk koşardık (En'âm, 148) diyerek tam da bu ikinci sapkın mantığı kurmuşlardır. Şeriat, kula fiilinden önce irade ve ihtiyar (seçim hakkı) vermiş, fiilinden sonra ise kaderi bir teselli kapısı olarak açmıştır. Bu ikisini birbirine karıştıran kimse dini altüst etmiş olur.
Kaderin aslı, Allah Teâlâ'nın yarattıkları hakkındaki sırrıdır. Ona ne yakınlaştırılmış bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber muttali kılınmıştır. Bu konuda derinlemesine dalmak, tefekkür etmek ve vesveseye kapılmak, ancak mahrumiyete giden bir merdiven, hüsrana açılan bir kapıdır. Öyleyse kul, bu hususta zihnini yorup Rabbinin ilmiyle çekişmekten şiddetle sakınmalı, kaderi bir itaat ve teslimiyet konusu bilmeli, bir tartışma ve isyan bahanesi kılmamalıdır.
Kaderiyye, bu ümmetin Mecûsileridir (ateşe tapanların bir benzeridir); hastalanırlarsa ziyaretlerine gitmeyin, ölürlerse cenazelerine katılmayın. Bu rivayetin senedinde bazı hadis münekkitleri inceleme yapmış, İbn Ömer'in kendi sözü olarak da sahih bir tarikle nakledilmiştir. Muhaddislerin buradaki teşbihi manidardır: Mecûsiler nasıl hayrı ve şerri iki ayrı ilaha (Nur ve Zulmet ilahına) bağlayıp Allah'ın tekliğini parçaladıysa, kaderi tamamen inkâr eden Kaderiyye de kulun fiillerini Allah'ın ilim ve iradesinin dışına çıkararak yaratmada bir çeşit şirk kapısı aralamıştır.
Kaderle ihticacın haram olduğu üç durum vardır: Bir günahı işlemeden önce, günahı işlerken, ve bir başkasının hakkına tecavüz ettikten sonra o hakkı iade etmemek için. Fakat kaderle teselli bulmanın meşru olduğu durum tektir: Kendi başına gelen ve elinde olmayan bir musibet karşısında. Bir hırsız Allah benim çalmamı takdir etmişti derse bu batıl bir mazerettir, çünkü o çalmadan önce çalmamayı da seçebilirdi ve elinde bu seçimin imkânı vardı; ancak bir hastalığa veya kazaya uğrayan kimsenin Bu Allah'ın takdiridir deyip sabretmesi imandandır.