İLİM VE MİRAS: PEYGAMBERLERİN VARİSLERİ VE AMELİN İZZETİ
Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; İbn Mâce, Mukaddime 17عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا، سَهَّلَ اللَّهُ لَهُ طَرِيقًا إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الْمَلَائِكَةَ لَتَضَعُ أَجْنِحَتَهَا رِضًا لِطَالِبِ الْعِلْمِ، وَإِنَّ طَالِبَ الْعِلْمِ يَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، حَتَّى الْحِيتَانُ فِي الْمَاءِ... وَإِنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ، إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا، إِنَّمَا وَرَّثُوا الْعِلْمَ، فَمَنْ أَخَذَهُ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ»
Ebû Derdâ'dan (r.a) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururken işittim: Kim ilim talep etmek (öğrenmek) amacıyla bir yola girerse, Allah ona cennete giden yolu kolaylaştırır. Melekler, ilim talebesinin yaptığı işten razı oldukları için kanatlarını onun üzerine gererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta suyun içindeki balıklar bile ilim talebesi (ve âlim) için Allah'tan bağışlanma dilerler... Şüphesiz âlimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler miras olarak ne altın ne de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilmi bırakmışlardır. Kim o ilmi alırsa, büyük bir nasip ve muazzam bir pay almış olur.
SELEF-İ SALİHİN VE EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNİN ŞERHLERİ
İlim, çokça hadis veya mesele rivayet etmek, kitaplar dolusu malumatı ezberlemek değildir. İlim, ancak ve ancak Allah'ın dilediği kulunun kalbine yerleştirdiği bir nurdur. Bu nurun alameti; kalpte beliren haşyet (Allah korkusu), dildeki sükûnet ve azalarla Sünnet'e tabi olmaktır. İlim talebesinin üzerinde bir vakar, ciddiyet ve peygamberlerin ahlakından bir iz bulunmalıdır.
Lîsânu'l-hâl (hal ve amel dili), lîsânu'l-makâl'den (söz dilinden) daha fasihtir. İlim, ezberlenen şey değil; fayda veren (amelle tasdik edilen) şeydir. Eğer ilim sahibini dünyadan zahid kılıp (uzaklaştırıp) ahirete yöneltmiyorsa, o ilim sahibi için ahirette sadece aleyhine şahitlik edecek bir vebaldir. Bizler, insanların sadece sözlerimize bakmasını değil, ahlakımıza ve ilmimizi nerede kullandığımıza bakarak hakikati bulmalarını temenni ederiz.
Din davası ve ümmetin imameti (önderliği) ancak iki temel sütun üzerinde yükselir: Sabır ve Yakîn (kesin bilgi/ilim). Allah Teâlâ Kur'an'da şöyle buyurur: 'Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin bir şekilde (yakin ile) inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler kıldık.' (Secde, 24). Sabır ile insan hevasını, dünyevi şehevi arzularını ve zaaflarını yener. İlim (yakin) ile de batıl şüpheleri, felsefi sapkınlıkları ve bid'atleri defeder. Kalbinde şüphelere karşı ilim zırhı, arzulara karşı sabır kılıcı olmayan bir kimse, peygamberlerin bu ağır mirasını omuzlayamaz.
Allah Azze ve Celle, ilim ehlini yeryüzünde tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi kılmıştır. İnsanlar o yıldızlara bakarak karanlıklarda, karada ve denizde (şüphe ve cehalet fırtınalarında) yollarını bulurlar. Ne zaman ki o yıldızlar (âlimler) görünmez olur, insanlar rotalarını kaybeder ve dalalete düşerler. Yağmurun ölü toprağa inip onu diriltmesi, nebatatı yeşertmesi gibi; ilim de ölü kalplere iner ve orada tevhid, ihlas ve muhabbet fidanlarını yeşertir. Bedenin gıdası yemek ve içmek olduğu gibi, ruhun gıdası da ilim ve marifetullahtır.
İlmin (elde edilmesinin) altı makamı vardır: Birincisi; ihlaslı bir niyettir (sadece Allah'ın rızasını gözetmek). İkincisi; güzelce susmak ve vakarla beklemektir. Üçüncüsü; can kulağıyla dinlemektir. Dördüncüsü; işitilen o hakkı hıfzetmek (kalbe ve akla kazımak). Beşincisi; onunla amel etmektir (ilmin zekatını vermektir). Altıncısı ve sonuncusu ise; onu insanlara yaymak ve peygamberlerin davasını omuzlamaktır. Amel edilmeyen ilim, sahibini yakan bir ateştir.