MU'TEZİLE'NİN TE'VİLİ İLE MÜŞEBBİHE'NİN TECSÎMİ ARASINDA: BİLÂ KEYF NASIL İŞLER?
Sahîh-i Buhârî, Teheccüd 14; Sahîh-i Müslim, Müsâfirîn 168عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «يَنْزِلُ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا حِينَ يَبْقَى ثُلُثُ اللَّيْلِ الْآخِرُ، يَقُولُ: مَنْ يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ، مَنْ يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ، مَنْ يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ»
Ebû Hureyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Rabbimiz (tebâreke ve teâlâ), her gecenin son üçte biri kaldığında dünya semâsına iner ve şöyle buyurur: Kim bana dua ediyor da duasına icabet edeyim? Kim benden istiyor da ona vereyim? Kim benden bağışlanma diliyor da onu bağışlayayım?
SELEF-İ SALİHİN VE EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNİN VASAT ÇİZGİSİ
Nüzûl hadisini reddeden bizim nezdimizde Cehmîdir. Biz bu haberi Resûlullah'tan sabit olduğu şekliyle, keyfiyetine (nasıllığına) dair hiçbir soru sormaksızın kabul ederiz. Cehmiyye bu hadisi işitince Bu, Allah'ı mekâna hasretmek olur der ve inkâra sapar; Müşebbihe ise onu insanların bir yerden bir yere hareketi gibi tasavvur ederek Allah'ı yaratılmışlara benzetme tehlikesine düşer. Ehl-i Sünnet ise ikisinin ortasındadır: Nüzûlü, Allah'ın azametine yakışır şekilde, keyfiyet sormaksızın ve teşbihe kaçmaksızın olduğu gibi tasdik eder.
Sıfatlar meselesinde insanlar üç fırkaya ayrılmıştır. Birinci fırka Mu'attıla'dır (Cehmiyye ve Mu'tezile); bunlar Allah'a el, yed, nüzûl gibi sıfatlar nispet etmek O'nu yaratılmışlara benzetmektir zannıyla korkuya kapılmış, bu sıfatları te'vil ederek (mecazi manalara çevirerek) adeta inkâr etmişlerdir. İkinci fırka Müşebbihe'dir; bunlar da tam tersi bir hataya düşerek Allah'ın sıfatlarını insan sıfatlarına kıyaslamış, el dendiğinde bizim elimiz gibi bir organ tahayyül etmiştir. Üçüncü ve hak yol ise Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in yoludur: Nassı olduğu gibi ispat ederiz, lakin Onun benzeri hiçbir şey yoktur (Şûrâ, 11) ayeti gereği keyfiyetini, mahiyetini ve yaratılmışlara benzerliğini nefyederiz (reddederiz). İspat ile teşbihi, tenzih ile ta'tili birbirine karıştırmak, bu meselenin en büyük fitnesidir.
Meşhur manzum eserinde bu meseleyi şöyle özetler: Nefy (inkâr) ehli, sıfatları kabul edeni müşebbih diye damgalar; ispat ehli de inkâr edeni muattıl (sıfatları iptal eden) diye adlandırır. Oysa hakikat şudur: Bir sıfatı isimlendirmede yaratılmışlarla ortak bir lafız kullanmak, o sıfatın mahiyetinde de ortaklık gerektirmez. Nitekim insanın da bir eli, karıncanın da bir eli (ayağı) vardır denilebilir, fakat bu ikisi asla birbirine benzemez. Öyleyse Allah'ın yedi, Allah'ın azametine layık; karıncanın ayağı ise kendi cüsseliğine göredir. Lafız ortaklığı, hakikatte benzerlik doğurmaz.
Kaderiyye ve Mu'tezile fırkasının imamlarına muhalefet ederek deriz ki: Allah Teâlâ'nın arşa istiva ettiğine, iki elinin bulunduğuna, veçhinin (yüzünün) olduğuna, kıyamet gününde müminler tarafından görüleceğine dair sahih rivayetlerin hepsine, keyfiyet sormaksızın ve teşbihe düşmeksizin iman ederiz. Bu, benim de Ehl-i Hadis ve Sünnet imamlarından öğrenip benimsediğim, ölünceye kadar üzerinde sebat edeceğim itikattır.
Selef, sıfat naslarını okurken ne Bunun manası şudur diyerek zahirinden saptırma (tahrif) yoluna gitmiş, ne de Bu, bizim bildiğimiz el ve yüz gibidir diyerek teşbihe sapmıştır. Onların yolu, lafzı olduğu gibi bırakıp mananın Allah'a layık, mahiyetin ise meçhul olduğunu itiraf etmektir. Bir kul, Rabbinin sıfatlarını akıl teraziyle tartıp kendi mahlûk kıyasına uydurmaya kalkarsa, ya inkâra ya da teşbihe düşmekten kurtulamaz.